Giriş

Şikâyetten vazgeçilmesi hali, soruşturma aşaması ve yargılama sürecinde bir takım hukuki sonuçların doğmasına neden olmaktadır.

Bu hukuki sonuçlar, başta soruşturma aşaması olmak üzere, kovuşturma aşaması ve hükmün kesinleşmesine kadar ki süreçte yargılama özneleri açısından bir takım değişiklikler meydana getirmektedir.

Hatta kararın kesinleşmesinden sonra da lehe kanun hükümlerinin uygulanması noktasında uyarlama yargılamasına konu olabilmektedir.

Şikâyet, şikâyete bağlı olan bazı suçlar açısından suçtan zarar gören kişilerin fail hakkında ceza soruşturması ve akabinde kovuşturma sürecini başlatabilmesi için yetkili makamlara yaptığı başvuru olarak tanımlanabilir.[1]

Ceza hukukunda şikâyet ve şikâyetten vazgeçme konusu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73. Maddesinde hüküm altına alınmıştır. Ayrıca şikâyet ve şikâyetten vazgeçme ile ilgili 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bazı hükümlerin yer aldığı görülmektedir.

1. ŞİKÂYET HAKKINI KULLANAN KİŞİNİN BU HAKKINDAN HER ZAMAN VAZGEÇEBİLMESİ

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73. Maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca hüküm kesinleşinceye kadar şikâyet hakkına sahip olan kişi şikâyetten vazgeçebilir.[2]

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73. maddesinin dördüncü fıkrasında, şikâyete bağlı suçlarda suçtan zarar gören kişinin vazgeçmesinin kovuşturma aşamasında davayı düşüreceği hüküm altına alınmıştır.

Yargılama sonunda şayet sanığın suçunun sabit olmaması halinde beraat kararı verilmesi imkânının temin edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73. maddesinin 6. Fıkrasında; vazgeçmenin, onu kabul etmeyen sanığı etkilemeyeceği yönünde hüküm getirilmiştir.

Kamu davasının açılmasından sonra, şikâyet hakkı olan kişinin şikâyeti ve şikâyetten vazgeçme konusundaki beyanı alınmalıdır.

Müştekinin şikâyetten vazgeçmeye dair beyanının alındığı duruşmalarda, bu vazgeçme beyanına karşı sanıktan diyecekleri sorulmalıdır.

Başka bir söylemle sanıktan, müştekinin şikâyetten vazgeçmesini kabul edip etmediği hususu açık bir şekilde sorulmalı ve sanığın bu hususa ilişkin beyanları duruşma zaptına geçirilmelidir.

Belirtmek gerekir ki, sanık davayı takip etmiyorsa, sanığın çağrılıp vazgeçmeyi kabul edip etmediğinin sorulmasına ihtiyaç duyulmamaktadır. Zira bu hallerde verilen düşme kararına itiraz etmediği, kanun yoluna başvurmadığı takdirde vazgeçmeyi kabul etmiş sayılacaktır.[3]

Soruşturma aşamasında ise, süresi geçmemiş ve hiç yapılmamış olan bir şikâyetin yapılmayacak olduğunun açık bir şekilde anlaşılmasının feragat olarak tanımlanması karşısında, şikâyet hakkından feragatin kabule bağlı olmadığı ifade edilebilir.

Kamu davasının düşmesi, suçtan zarar gören kişinin şikâyetten vazgeçmiş olmasından ileri gelmiş ve vazgeçtiği sırada şahsi haklarından da vazgeçtiğini ayrıca açıklamış ise artık hukuk mahkemesinde de dava açamaz. Bu nedenle vazgeçmenin açık bir şekilde belirtilmesi çok önemli bir konudur.

Ayrıca, aleyhe yorumlama ile şahsi hak talebinin kısıtlanamayacağı ise çok açıktır.[4] Burada suça konu eylemlerin aynı zamanda borçlar hukuku anlamında da haksız fiil oluşturabileceği gözetilmeli ve mevcut durum buna göre değerlendirilmelidir.[5]

Şikâyetçinin vazgeçme iradesini açıklamaksızın, açıklamalı davetiye üzerine de olsa duruşmaya gelmemesi onun şikâyetten zımnen vazgeçtiği şeklinde yorumlanmamalıdır.[6]

Şikâyetten vazgeçme konusunda vekâletnamede açık hüküm bulunmayan hallerde vekiller şikâyetten vazgeçemezler.[7]

Birden fazla sanığı olan bir davada şikâyetçinin, bu sanıklardan bir kısmı hakkında davaya katılıp diğerleri hakkındaki davalara müdahale etmemesi mümkün olduğu gibi tüm sanıklar hakkında müdahil olduktan sonra bir kısım sanıklar hakkındaki talebinden vazgeçmesi de mümkündür.

Katılmadan vazgeçmede sirayet olmayıp suçun kamu adına takibi gereken suçlardan olması halinde sadece hakkında şikâyetten vazgeçilen sanık hakkında katılma talebi hükümsüz kalacak ve diğer sanıklar için müdahillik sıfatı devam edecektir. Suçun takibi şikâyete bağlı suçlardan bulunması ve suçun iştirak halinde işlenmesi durumunda ise sirayet göz önüne alınacaktır.[8]

Şikâyetten vazgeçmeden sonra bu vazgeçmeyi geri alma yani vazgeçmeden vazgeçme mümkün değildir.[9]

Vazgeçme doğrudan doğruya veya şarta bağlı olarak da yapılabilir. Vazgeçme şarta bağlı olduğu ve şart gerçekleşmediği takdirde, ceza davası düşürülmez. Fakat davaların seyrini, davacıların keyfine göre sürüncemede bırakmamaları için şartın yerine getirilmesi bakımından taraflara süre verilmesi gerekmektedir.[10]

Şarta bağlı şikâyetten vazgeçme mümkün değildir.

Örneğin; şikâyetçinin “karşı taraf şikâyetten vazgeçerse, ben de şikâyetimden vazgeçebilirim” şeklindeki beyanları esas alınarak, kamu davasının şikâyetten vazgeçme nedeniyle düşürülmesine karar verilmemelidir.[11]

Örneğin, “zararım karşılanmaz ise şikâyetçiyim” diyen müştekinin şikâyetinin varlığının devam ettiği gözetilmeli ve mevcut şikâyete göre işlem tesis edilmelidir.[12]

Şikâyetten vazgeçmede hata hali

Bazen şikâyet hakkı olan kişilerin, içinde bulundukları koşulların zorluğu ve karmaşıklığı nedeniyle şikâyet konusundaki beyanlarında hata olabilmektedir. Bu hallerde müşteki, önce şikâyetçi olmadığını beyan ettikten kısa bir süre sonra şikâyetçi olduğunu ifade edebilmektedir. Bu durumda şikâyetin varlığı konusu tartışmalara neden olmaktadır. Bu olayı bir örnekle açıklamak daha uygun olacaktır.

Örnek olay: Önceden beyanı alınmayan mağdur ilk kez son soruşturma aşamasında keşfe katılarak ifade verdikten sonra şikâyetçi olmadığını söylemiş, hemen ardından avukatının uyarısı üzerine şikâyetçi olduğunu belirtmiştir.

Rahatsızlığı nedeniyle keşif günü noterlik dairesi dışına görevli çağırarak mahallinde vekâletname düzenleten, yetkilendirdiği avukatı ile birlikte olay yerine sedye ile gelip keşfe katılan mağdurda davaya katılma yönünde bir iradenin var olduğu anlaşılmaktadır.

Bu olayda Yargıtay, davaya katılma hakkını düşürücü sonucu bulunan şikâyetten vazgeçmeye yönelik sözlerinin gerçek iradesini yansıtmadığının açık olduğunu, uyarının hemen ardından şikâyetçi olduğunu belirtmesinin de bunu gösterdiğini ifade etmiştir. [13]

Yargıtay bu dava dosyasında; mağdurun şikâyetçi olmadığına ilişkin beyanlarını hemen düzelttiği ve gerçek iradesini yansıtmayan sözlerine dayalı olarak mağdurun şikâyetinden vazgeçtiğini kabul edip bu gerekçeyle davaya katılma isteminin reddine karar veren Yerel Mahkeme uygulaması isabetsiz olduğunu, direnme hükmünün bozulmasına karar verilmesi gerektiğine hükmetmiştir.[14]

2. ŞİKÂYET VE ŞİKÂYETTEN VAZGEÇME HAKKININ SUÇTAN ZARAR GÖRENE AİT OLMASI

Şikâyet, şikâyete bağlı suçlarda soruşturma ve kovuşturma şartıdır. Şikâyet yoksa şikâyete bağlı suçlarda soruşturma ve kovuşturma yapılamayacaktır.

Şikâyet suçtan zarar gören kişi tarafından yapılmalıdır. Şikâyet hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardandır ve kişi tarafından bizzat kullanılmalıdır.[15]

3. AKIL HASTALIĞI VE ŞİKÂYETTEN VAZGEÇME

Şikâyet ve şikâyetten vazgeçme haklarının şahsa sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğundan akıl hastası olan mağdur, vasisi aracılığıyla bu hakları kullanabilecektir.[16]

4. ŞİKÂYETÇİNİN ÖLMESİ VE MİRASÇILARIN ŞİKÂYET HAKKI

Şikâyet hakkı mirasçılara geçmez. Kovuşturma evresine geçtikten sonra suçun şikâyete bağlı bir suç olduğu tespit edilirse, mağdur açıkça şikâyetinden vazgeçmemiş ise yargılamaya devam edilecektir.

Şikâyet hakkından vazgeçmek veya davaya katıldıktan sonra bu hakkın geri alınması hüküm kesinleşinceye kadar imkân dâhilindedir.

Belirtmek gerekir ki, şikâyet ile katılma farklı hukuki kavramlar olduklarından, aksinin talep edildiği anlaşılmıyorsa, katılma hakkından vazgeçme şikayet hakkını düşürmeyecektir.

Ancak şikâyete bağlı suçlar açısından, katılmayla birlikte şikayet de geri alınmış ise kovuşturma şartı kalmayacağı için, kamu davası da sona erecektir. Şikâyet hakkı geri alınmamış ise kamu davası sürmeye devam edecektir.[17]

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 243. Maddesine göre; katılan, vazgeçerse veya ölürse katılma hükümsüz kalacaktır. Bu halde mirasçıların, katılanın haklarını takip etmek üzere davaya katılabilme hakları vardır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 243. Maddesinde yer alan düzenleme ile, katılma kararından sonraki bir süreçte katılanın şikayetinden vazgeçmesi veya ölmesi halinde katılmanın hükümsüz kalacağı, mirasçıların da katılanın haklarını takip etmek üzere davaya katılabilecekleri öngörülmüştür.

Bu yasal düzenlemede, şahsa sıkı sıkıya bağlı haklardan olan şikayet hakkının ölümle sona ermeyeceği, ancak şikayetçinin ölüm halinin katılma kararını hükümsüz hale getireceği hususu açık bir şekilde hüküm altına alınmıştır.

Bu nedenle, aşamalarda şikayetçi olduğunu bildiren katılanın hükümden önce ölmesinin katılmayı hükümsüz hale getirmekle beraber şikayeti ortadan kaldırmayacağı gözetilmelidir. Örneğin, anılan Kanun maddesi yanlış yorumlanarak sanık hakkındaki davanın düşürülmesine karar verilmesi hukuka aykırı olacaktır.[18]

5. YAŞ KÜÇÜKLÜĞÜ VE ŞİKÂYET HAKKI

15-18 yaş grubunda bulunan (16, 17 ve 18 yaşındakiler) kişiler

15-18 yaş grubunda bulunan (16, 17 ve 18 yaşındakiler) kişilerin işledikleri fiillerin anlam ve sonuçların algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yetenekleri bulunduğundan şikâyet hakkını kullanabilmeleri mümkündür.

12-15 yaş grubunda bulunan (13, 14 ve 15 yaşındakiler) kişiler

Suçtan zarar gören kimse 15 yaşını doldurmamış ise, bu durumda şikâyetten vazgeçme yetkisi velisi bulunan anne ve babasına aittir.

Velilerden birisi sanık ya da şüpheli olması durumunda, yani menfaat çatışması halinde küçüğe kayyım atanması gerekmektedir. Bu durumda şikâyetten vazgeçme yetkisi kayyuma ait olacaktır.

Medeni Kanunda ayırt etme gücü bakımından asgari bir yaş sınırı gösterilmemiştir.[19]

Türk Ceza Kanununun yaş küçüklüğünün ceza sorumluğuna etkisine dair 31. maddesinde ise; 12 yaşından küçüklerin hiçbir şekilde kusur yeteneğinin olmadığı, 15 yaşından büyüklerin ise kural olarak bu yeteneğe sahip oldukları, 12-15 yaş grubunda olanların ise kusur yeteneğinin olup olmadığına her somut olayın özelliğine göre mahkemece karar verileceği benimsenmiştir.

Bu düzenlemelerden hareketle ve bu konuda uygulamada oluşan tereddütlerin giderilip yeknesak bir uygulamanın sağlanabilmesi için, herhangi bir malüllüğü bulunmayan çocukların mağdur oldukları suçlara dair olarak beyanda bulundukları tarihte 15 yaşından küçük olmaları halinde ceza muhakemesinde şikayet ve davaya katılma bakımından ayırt etme gücüne sahip olmadıkları,[20] 15 yaşından büyük olmaları halinde ise bu yeteneğe sahip oldukları kabul edilmelidir.[21]

Suçtan zarar gören kimse 15 yaşından küçük olduğu takdirde, ister mümeyyiz olsun ister mümeyyiz olmasın şikâyetten vazgeçmesinin velisinin muvaffakatıyla hüküm ifade edeceği, kabul edilmelidir.[22] Bu yöndeki kabulde küçüğün haklarının korunması açısından hukuki yarar bulunmaktadır.[23]

Örnek 1: Yargıtay; mağdurun, kovuşturma aşamasında beyanının tespit edildiği 30.09.2011 tarihli duruşmada 15 yaşını doldurmadığı, bu itibarla şahsa sıkı sıkıya bağlı şikâyet ve katılma haklarını yasal temsilcisi aracılığıyla kullanılabileceği gözetilerek, mağdurun yasal temsilcisinin beyanına başvurulması gerekirken, şikâyetçi olmadığını ifade eden yaşı küçük mağdurun beyanı ile yetinilmesi hususunu bozma nedeni yapmıştır.[24]

Mümeyyiz küçükler (13, 14 ve 15 yaşındakiler) şikâyet konusunda suskun kalırlarsa kanuni temsilcileri (veli-vasi-kayyım) onlar adına bu hakkı kullanırlar.[25]

Mağdur ile kanuni temsilci arasında menfaat çatışması bulunması

Mağdur ile kanuni temsilci arasında menfaat çatışması bulunması halinde Medeni Kanun’nun 16 ve 426/2. maddeleri gereğince mağdura kayyum atanır.

Başka bir söylemle; mağdurun kanuni temsilcisinin, mağdura karşı işlenen suçun sanıklarından birisi olması veya sanıkla arasında akrabalık ilişkisi bulunması gibi kanuni temsilcinin menfaati ile küçüğün veya kısıtlının menfaatinin çatışması durumunda ise Medenin Kanunun 426/2. maddesi uyarınca işlem yapılmalı ve kayyım atanması sağlanmak suretiyle, kayyımın iradesine üstünlük tanınmalıdır. Örneğin; bu ilke gözetilerek mağdurun şikâyetten vazgeçip geçmediği, davaya katılıp katılmayacağı sorunu çözümlenmelidir.[26]

15 yaşını tamamlamamış olan mağdur, yaşı gereği şikâyet hakkını bizzat kullanamaz. Bu durumda şikayet hakkı kanuni temsilcileri tarafından kullanılmasının gerekir. Bu durumdaki kişinin velayetinin örneğin bir kamu davasının sanığı olan anne ve babasında ise bu durumda mağdur ile sanıklar arasında menfaat çatışması bulunduğu gözetilerek, TMK’nın 426. maddesi uyarınca mağdurun bu davada temsil edilebilmesi bakımından kayyım atanması gerekecektir.[27]

Vekilin şikâyetten vazgeçebilmesi

Vekilin şikâyetten vazgeçebilmesi için, vazgeçme konusunda vekâletnamede açık hüküm bulunmalıdır. Vekâlette açık hüküm bulunmayan hallerde vekiller şikâyetten vazgeçemeyeceklerdir.[28]

6. SUÇUN ŞİKÂYETE TABİ OLDUĞUNUN KANUNDA YAZILI OLMASI KOŞULU

Ceza Hukuku sistemimizde, genel kural olarak suçlar resen soruşturulur ve kovuşturulur.

Fakat Kanun koyucu, bazı suçlar bakımından resen takip kuralına istisna getirerek bazı suçların soruşturulması ve kovuşturulması için şikayet hakkı bulunan öznelerin şikayetini koşul olarak aramıştır.

Şikâyete tabi suçlar, ilgili yasal düzenlemelerde açık bir şekilde tanımlanmıştır.

Yasal düzenlemede, tanımlanan bir suç hakkında şikâyetle ilgili bir varsa, suç şikâyete tabi suçtur. Şayet Kanunda düzenleme yoksa o suçun resen takibi gereken suç olduğu anlaşılır.

Suçun temel şeklinin şikâyete tabi olması, aynı suçun nitelikli hallerinin de şikâyete tabi olduğu şeklinde yorumlanamaz. Suçun basit hali şikâyete tabi olurken, nitelikli hali resen kovuşturma ilkelerine tabi olabilir.

Örneğin; 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 151. Maddesinde tanımlanan mala zarar verme suçu şikâyete tabi iken, aynı yasanın 152. Maddesinde düzenlenen mala zarar verme suçunun nitelikli halleri şikâyete tabi değildir.

Şikâyet maddi ceza hukuku kurumudur. Çünkü şikâyet kurumu ve vazgeçme ilkeleri 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmiştir. Bu nedenle yasaların zaman bakımından uygulanmasına ilişkin ilkeler, şikâyetten vazgeçme ve şikâyet konusunda da geçerli olacaktır.[29]

Suç tarihinde şikâyete tabi olmayan bir suç, suç tarihinden sonra şikâyete tabi hale gelmiş ise, bu durumda fail hakkındaki bu lehe kanun hükmü gözetilmeli ve lehe durum uygulanmalıdır. Hüküm tarihinden sonra ise, bu husus uyarlama yargılamasına konu edilmelidir.

Örneğin; 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 142/4. maddesi uyarınca hırsızlık suçunun işlenmesi amacı ile konut dokunulmazlığının ihlali suçunun işlenmesi halinde bu suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması için şikayet şartı aranmayacağı, konut dokunulmazlığının ihlali suçunun karşılıksız yararlanma suçu[30] ile birlikte işlenmesi halinde ise; soruşturma ve kovuşturma yapılmasının şikayete tabi olduğu, müştekinin 12/11/2015 tarihinde duruşmada şikayetten vazgeçtiğini bildirmesi karşısında; öncelikle sanığın 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 73/6. maddesi uyarınca şikayetten vazgeçmeyi kabul edip etmediği sorularak, kabul etmesi halinde hakkında konut dokunulmazlığının ihlali suçu açısından açılan davanın düşmesine karar verilmesi gerekecektir.[31]

Yine suçun işlendiği tarihte yürürlükte bulunan yasal düzenlemeye göre suçun şikâyete bağlı olmasına rağmen, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren yasa aynı suçun takibinin şikâyete bağlı olması şartını kaldırmış ise önceki yasa lehe olduğu kabul edilerek, eylemin şikâyete bağlı olmasına göre uygulama yapılacaktır.

7. ALTI AY İÇİNDE ŞİKÂYETTE BULUNMA ŞARTI

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar” başlıklı 73. Maddesinin birinci fıkrasına göre, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olan suç hakkında yetkili kimse altı ay içinde şikâyette bulunmamış ise, artık soruşturma ve kovuşturma yapılamayacaktır.

Örneğin; sanığın, on beş yaşını tamamlamış bulunan mağdureye yönelik 2011 yılı Ocak ayında işlediği reşit olmayanla cinsel ilişki suçunun takibinin şikâyete bağlı olduğu ve anılan tarihten şikâyetin bildirildiği 11.01.2012 gününe kadar aynı Kanunun 73/1. maddesinde öngörülen altı aylık kanuni şikâyet süresinin geçtiği tespit edilmiş ise, süresinde şikâyette bulunulmaması nedeniyle sanık hakkında görülen kamu davasının düşmesine karar verilmesi gerekecektir.[32]

Derhal beraat kararı verilmesini gerektiren hallerin varlığı

Şikâyette bulunma süresinin zamanaşımı uğradığı hallerde, öncelikle derhal beraat kararı verilmesini gerektiren hallerin bulunup bulunmadığına bakılmalıdır. Derhal beraat kararı verilmesi gereken bir hal var ise, örneğin eylem zaten suç oluşturmuyorsa öncelikle beraat kararı verilmelidir. Ancak, derhal beraat kararı verilmesi gereken bir hal yoksa, kovuşturmada şikayet koşulunun gerçekleşmemesinden dolayı şikayet yokluğu nedeniyle TCK’nin 73/1 ve CMK’nin 223/8. maddeleri gereğince düşme kararı verilmelidir.[33]

8. ŞİKÂYETTE BULUNMADA ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN BAŞLANGICI

Zamanaşımı süresini geçmemek koşuluyla şikâyette bulunma süresi, (6 aylık süre) şikâyet hakkı olan kişinin fiili ve failin kim olduğunu bildiği veya öğrendiği günden başlar. (TCK md. 73/2)

Yasa koyucu bu düzenleme ile, şikayette bulunma süresinin başlangıcı için, şikayet hakkı olan kişinin eylemi ve faili öğrenme zamanını esas almaktadır.

Ceza Muhakemesi Kanunun “ihbar ve şikayet” başlıklı 158. Maddesinin 6. Fıkrasına göre, yürütülen soruşturma sonucunda Kovuşturma evresine geçildikten sonra suçun şikayete bağlı olduğunun anlaşılması halinde: mağdur açıkça şikayetten vazgeçmediği takdirde, yargılamaya devam edilecektir.

Ceza yargılamasında, ihbar ve şikâyetlerin hangi mercilere ne şekilde yapılacağı hususlarını düzenleyen uyuşmazlık konusunu ilgilendiren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 158. Maddesinin altıncı fıkrası, hukukumuza ilk defa 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile getirilmiş bir düzenlemedir.

Bu düzenleme, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73/2. maddesindeki şikâyete ilişkin; “Soruşturulması ve Kovuşturulması şikâyete bağlı olan suç hakkında yetkili kimse altı ay içinde şikâyette bulunmadığı takdirde soruşturma ve Kovuşturma yapılamaz, zamanaşımı süresini geçmemek Koşuluyla bu süre, şikâyet hakkı olan Kişinin fiili ve failin Kim olduğunu bildiği veya öğrendiği günden başlar” şeklindeki düzenlemenin önemli bir istisnasını oluşturmaktadır.[34]

Bu ilke her somut olaya göre ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Örnek 1: somut olayda müşteki imzaladığı evrakların bilgisi dışında kullanılarak kredi çekildiğini 2014 yılı Kasım ayında öğrendiğini beyan etmesi ve bu beyanının aksine delil de bulunmaması karşısında, 06.02.2015 tarihli şikâyetin süresinde olduğu gözetilerek bir karar verilmesi gerekmektedir.[35]

Örnek 2: Emniyeti suistimal suçunun takibi şikayete bağlı olduğu davaya konu somut olayda,[36] katılan kurum yetkililerinin sanığın suç teşkil eden eylemini ve sanığı 13.10.2005 tarihinde tespit ettikleri, bir gün sonra olayla ilgili olarak C.Başsavcılığına suç duyurusunda bulundukları olayda, bu tarih itibarıyla şikayetin süresinde olduğu, sanığın eyleminin zamanaşımına uğramadığı gözetilmelidir.[37]

9. ÇOK SAYIDA MÜŞTEKİNİN BULUNMASI HALİ VE SÜRELERİN BAĞIMSIZ DEĞERLENDİRİLMESİ KURALI

Şikâyet hakkı olan birkaç kişiden birisi altı aylık süreyi geçirirse, bu durum diğer şikâyet hakkı bulunanları etkilemez, bu sebepten dolayı diğerlerinin hakları düşmez. (TCK md. 73/3)

10. ŞİKÂYETTEN VAZGEÇMENİN KOVUŞTURMA AŞAMASINA ETKİLERİ

Şikâyetten vazgeçme, kovuşturma aşamasından sonraki süreçte iki aşamada ele alınmalı ve değerlendirilmelidir.

1) Hükmün kesinleşmesine kadar olan yargılama süreci

Kovuşturma yapılabilmesi şikâyete bağlı suçlarda kanunda aksi yazılı bir hüküm bulunmadıkça, suçtan zarar gören kişinin vazgeçmesi davayı düşürecektir. (TCK md. 73/4)

Örnek 1: mağdurun, 16.05.2017 tarihli oturumda, sanık hakkındaki şikayetten vazgeçmiş ve sanığın da bu vazgeçmeyi kabul etmiş olması nedeniyle, hakaret suçundan açılan kamu davasının, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73/4 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/8. maddeleri gereğince düşürülmesine karar verilmesi gerekecektir. Bu durumda şikâyetten vazgeçme beyanı dikkate alınmadan mahkumiyet hükmü kurulması hukuka aykırı olacaktır.[38]

2) Hükmün kesinleşmesinden sonraki süreç

Ancak hükmün kesinleşmesinden sonraki vazgeçme cezanın infazına engel olmayacaktır. (TCK md. 73/4)

Belirtmek gerekir ki, şikâyet hakkı bulunanlar hüküm kesinleşinceye kadar şikâyetten vazgeçmezlerse, hüküm kesinleştikten sonraki aşamada şikâyetten vazgeçme herhangi bir etki yaratmayacak ve kesinleşen karar infaz edilecektir.

Örnek 1: mağdurların karar kesinleşmeden 17.06.2011 tarihinde verdikleri dilekçe ile sanık hakkındaki şikayetlerinden vazgeçtiklerini bildirmiş olmaları karşısında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73/4. maddesinde yer alan ”Kovuşturma yapılabilmesi şikayete bağlı suçlarda kanunda aksi yazılı olmadıkça suçtan zarar gören kişinin vazgeçmesi davayı düşürür ve hükmün kesinleşmesinden sonraki vazgeçme cezanın infazına engel olmaz.” hükmü uyarınca, hüküm kesinleşmeden şikayetten vazgeçildiği gözetilmeden, itirazın kabulü yerine reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir.” denilmektedir.[39]

11. İŞTİRAK HALİNDE İŞLENMİŞ SUÇLARDA ŞİKÂYETTEN VAZGEÇME

Şayet suç iştirak halinde işlenmiş ise, iştirak halinde suç işlemiş sanıklardan biri hakkındaki şikâyetten vazgeçme, diğerlerini de kapsayacaktır. (TCK md. 73/5)

Şikâyetten vazgeçmenin bölünmezliği ilkesi gereği bu vazgeçmenin iştirak halinde işlenen suçun tüm faillerini kapsayacaktır.[40]

Örnek 1: iştirak halinde işlenen ve eylemin 5237 sayılı TCK’nin 86/2. maddesi kapsamında kaldığının kabul edilen somut olayda; söz konusu suçun şikâyete tabi olması ve müştekinin duruşmada sanıklardan biri hakkındaki şikâyetinden vazgeçmesi nedeniyle adı geçen sanık hakkında açılan kamu davasının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73/4. maddesi gereği düşürülmesine karar verilmesi karşısında; sanıkların eylemlerini 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 37/1. maddesine göre iştirak halinde işledikleri hususu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73/5. maddesinin “İştirak halinde suç işlemiş sanıklardan biri hakkındaki şikâyetten vazgeçme, diğerlerini de kapsar.” hükmü gözetilerek, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73/6. maddesi uyarınca sanığın şikâyetten vazgeçmeyi kabul edip etmediği hususunda beyanı alınarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerektiği gözetilmelidir.[41]

Örnek 2: Suç tarihi itibariyle soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı mala zarar verme suçu yönünden, sanıklardan bir hakkında şikâyetten vazgeçmenin diğer sanıklara da sirayet edeceği ve açılan kamu davasının düşürülmesi gerektiği gözetilmeli ve buna karar verilmelidir.[42]

12. VAZGEÇMENİN KABULÜ

Şikâyetten vazgeçmenin geçerli olabilmesi için, bu vazgeçmenin sanık tarafından kabul edilmesi gerekir. Kanunda aksi yazılı olmadıkça, vazgeçme onu kabul etmeyen sanığı etkilemeyecektir. (TCK md. 73/6)

Atılı suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesinin şikâyete bağlı olduğu hallerde, müştekinin kovuşturma aşamasında şikâyetinden vazgeçmesi mümkündür. Şayet bu aşamada müşteki şikâyetten vazgeçerse, sanıktan vazgeçmeyi kabul edip etmediği sorulmalıdır.

Sanığın şikâyetten vazgeçmeyi kabul etmesi durumunda, sanık hakkında açılan kamu davasının düşürülmesine karar verilmelidir.

Başka bir söylemle, sanık hakkında açılan kamu davasının düşürülüp düşürülmeyeceğine karar verilmesi sanığın vazgeçmeyi kabul etmesine bağlıdır. Nitekim Yargıtay’da düşme kararı verilmesini vazgeçmenin kabulü şartına bağlandığını düşünmekte ve bu hususu kararlarında dile getirmektedir.[43]

Sanığın şikâyetten vazgeçmeyi kabul etmemesi halinde ise mevcut duruma göre karar verilmelidir. Belirtmek gerekir ki, yasal düzenleme değişiklikleri ve lehe kanun değerlendirmeleri de bu aşamada yapılmalıdır.

Şikâyetten vazgeçme nedeniyle verilen düşme kararının sanığa tebliğ edilmesi üzerine sanığın hükmü temyiz etmemesi halinde şikâyetten vazgeçmeyi zımnen kabul ettiği varsayılır.[44]

Şikâyetten vazgeçmenin kabulü ile ilgili olarak vekil ile mağdurun beyanları farklı ise vazgeçme hukuken geçerli sayılmayacaktır. Örneğin; mağdur vekilinin şikâyetten vazgeçtiğinin ve sanığın vazgeçmeyi kabul etmediğinin anlaşıldığı olayda, sanığın şikayetten vazgeçmeyi kabul etmemesi nedeniyle, hukuken geçerli bir vazgeçme söz konusu olmayacaktır. Bu durumda yasal olmayan gerekçeyle düşme kararı verilmesi kanuna aykırı olacaktır.[45]

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73. maddesinin 6. Fıkrasına göre; sanığın şikâyetten vazgeçmeyi kabul etmemesi durumunda, yargılamaya devam edilerek, suçun sabit olmaması halinde beraatına karar verilmelidir.

Sanığın şikâyetten vazgeçmeyi kabul etmemesine karşın suçun sabit olduğunun anlaşılması halinde ise, bu husus kararda izah edilmeli ve şikâyet koşulunun gerçekleşmemesi nedeniyle davanın düşürülmesine karar verilmelidir.[46]

Başka bir söylemle sanığın şikâyetten vazgeçmeyi kabul etmediği hallerde, yargılama sonunda sanığın suçu işlemediği anlaşılırsa sanığın beraatına, suçun sübuta erdiği anlaşılırsa vazgeçme nedeniyle davanın düşürülmesine karar verilmesi gerekmektedir.[47]

Yargıtay bazı kararlarında, şikâyetten vazgeçmenin iki taraflı bir hukuki işlem olduğunu, sanığın şikâyetten vazgeçmeyi kabul etmemesi halinde hukuki değerinin olmayacağını, sanığın şikâyetten vazgeçmeyi kabul etmemesi karşısında düşme kararı verilemeyeceğini ifade etmektedir.[48]

Kanaatimizce şikâyetten vazgeçilmesi halinde, sanığın bu vazgeçmeyi kabul etmemesi hali kendisine beraat etme imkânı sağlanması açısından değerlendirilmesi gerekir. Başka bir söylemle, şikâyetten vazgeçmenin kabule bağlanması, sanığa beraat etme şansı tanımak amacını taşımaktır. Sanığın şikâyetten vazgeçmesi halinde, bu vazgeçmenin varlığını yitirdiği söylenemez. Bu nedenle şikâyetten vazgeçme hukuki varlığını korumaya devam eder. Bu durumda sanığın işlediği suç sabit ise, bu husus kararda açıklanmalı ve şikâyet şartının gerçekleşmemesi nedeniyle davanın düşürülmesine karar verilmelidir.

Yasal düzenlemede hangi suçlarda vazgeçmeyi sanığın kabulüne bağladığını açık bir şekilde ifade edilmemiştir.[49]

Yargıtay, şikâyetten vazgeçme nedeniyle verilen düşme kararının sanığa tebliğ edilmesi ve sanığın bu kararı temyiz etmemesi halinde, sanığın şikâyetten vazgeçmeyi zımnen kabul ettiğini bazı kararlarında ifade etmektedir.[50]

13. UZLAŞTIRMA HÜKÜMLERİ VE ŞİKÂYETTEN VAZGEÇME

Suç tarihinden sonra kanun değişikliği ile uzlaştırma hükümlerinin yeniden düzenlenmesi hali uygulamada sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. örneğin sanığın eylemine uyan bir hukuki ilişkiye dayanan alacağı tahsili amacıyla hırsızlık suçunun uzlaştırma kapsamına alındığı gözetilerek, uzlaştırma işlemi yapılıp sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekecektir.[51]

5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253 ve devamı maddelerinde düzenlenen uzlaştırma kurumu 24.11.2016 tarihinde kabul edilen 6763 sayılı Yasa değişikliğe uğramış ve 6763 sayılı Kanun 02.12.2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Bu tarih itibariyle yeni düzenlemeler yürürlüğe girmiştir.[52]

Daha sonra 24.10.2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un[53] 26. Maddesiyle, 5271 sayılı Kanunun 253 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin mevcut (4), (5) ve (6) numaralı alt bentlerinden sonra gelmek üzere sırasıyla bazı alt bentler eklenmiş ve bent numaraları buna göre teselsül ettirilmiş, ayrıca üçüncü fıkrasına “birlikte” ibaresinden sonra gelmek üzere “aynı mağdura karşı” ibaresi eklenmiş, onikinci fıkrasında yer alan “en çok yirmi gün daha” ibaresi “her defasında yirmi günü geçmemek üzere en fazla iki kez” şeklinde değiştirilmiş ve bazı suçlar uzlaşma kapsamına alınmıştır.[54]

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253. Maddesinin ve uzlaşma hükümlerinin zaman içinde önemli değişiklere uğradığı ve uzlaşma kurumunun kapsamının gittikçe genişlediği gözlenmektedir.[55]

Uzlaştırma kurumu, uyuşmazlığın yargı dışı yolla ve fakat adli makamlar denetiminde çözümlenmesini hedeflemekte ve bir tür alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak kabul görmektedir.

Uzlaştırma; uzlaşma kapsama giren suçlarda, fail ve mağdurun suçtan doğan zararın giderilmesi için tarafların anlaşmaları halinde, devletin de ceza soruşturması veya kovuşturmasından vazgeçmesini öngören ve suçun işlenmesiyle bozulan toplumsal düzenin barış yoluyla yeniden kurulmasını temin eden bir hukuki kurum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Uzlaştırma kurumu, fail ile devlet arasındaki ceza ilişkisini sona erdirdiği için maddi hukuka da ilgilendirdiği için yürürlüğünden önceki olaylara uygulanabilme yeteneği bulunmaktadır.

Bu uygulama sadece görülmekte olan davalar bakımından geçerli değildir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 7/2. maddesindeki düzenleme dikkate alındığında, kesinleşen ve infaz edilmekte olan hükümlerde de uzlaşma hükümlerinin uygulanabilmesi mümkündür. Hatta bu husus infaz aşamasında da dikkate alınmalıdır.

Yerine getirilen hükümler yönünden ise, uzlaştırma sanığın hukuki yararının bulunması koşuluyla uygulanabilmesi mümkündür.[56]

Uzlaştırma kurumu 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253. maddesinde ayrıntılarıyla düzenlenmiş olup, bundan başka 254.[57] Maddenin de dikkate alınması gerekmektedir.

Uzlaştırmanın asıl olarak soruşturma aşamasında yapılması gereken bir işlemdir. Cumhuriyet savcısı tarafından uzlaştırma usulü uygulanmaksızın dava açılması veya suçun uzlaştırma kapsamında olduğunun ilk defa duruşmada anlaşılması halinde, kovuşturma aşamasında da uzlaştırma hükümlerinin uygulanması istisnai mümkündür.

Uzlaştırma yöntemi uygulanmaksızın dava açılması veya suçun uzlaştırma kapsamında olduğunun ilk defa duruşmada anlaşılması halinde uzlaştırmanın uygulanması bir zorunluluk içermektedir. Bu aşamada uzlaşma başarıyla gerçekleşir ve edim bir defada yerine getirilirse kamu davasının düşmesine karar verilmelidir.[58]

Sonuç olarak kovuşturma aşamasında önceden uzlaşma hükümlerine tabi olmayan bir suçun uzlaşma kapsamında olduğu anlaşılmış ise, kovuşturma aşamasında uzlaşma hükümleri uygulanmalıdır.

Şayet önceden de uzlaşmaya tabi olan bir suç tarafların anlaşamaması ve uzlaşmanın sağlanamaması nedeniyle kovuşturma aşamasına gelmiş ise bu durumda kovuşturma aşamasında tekrar uzlaşma yöntemi uygulanamayacaktır.

Burada önemli olan suçun uzlaşma kapsamında olup olmadığıdır. Uzlaşma yönteminin sonradan değişmesi uzlaşma hükümlerinin uygulanmasına neden olmayacaktır.

Nitekim Yargıtay’da, uzlaştırma usulünün değiştiği gerekçeleriyle, dosyanın uzlaştırma bürosuna gönderilmesi gerektiği yönünde iddianamenin iade edilemeyeceğini, şayet iade edilmiş ise iade kararı ve bu karara itiraz üzerine merciin itirazın reddi kararının hukuka aykırı olduğunu bazı kararlarında dile getirmektedir.[59]

Uzlaşma kapsamındaki şikayete bağlı suçlarda, soruşturma aşamasında bazı engeller bulunduğu için uzlaşma hükümlerinin uygulanmaması nedeniyle kovuşturma aşamasına geçilmiş olması halinde, yasal değişiklikler sonucu şikayete tabi suçlarda uzlaşma engeli kaldırılmış ise, şikayete tabi suçlar içinde kovuşturma aşamasında uzlaşma hükümlerinin uygulanması mümkündür.

Konuyu bir örnekle açıklamak faydalı olacaktır.

Örneğin; sanığa isnat edilen TCK’nın 106/1. maddesi kapsamındaki tehdit suçunun sonradan uzlaştırma kapsamına alındığı, hakaret suçu yönünden ise uzlaşma önerisinin yapılması gerektiği tarihte 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253/3. maddesinde engel bulunduğu olayda, yeni düzenleme ile hakaret suçu yönünden de uzlaşma önerisinde bulunulması gerekecektir. Bu durumda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 2 ve 7. maddeleri de gözetilerek, uzlaştırma işlemi uygulanmalıdır. Mahkeme uzlaşma hükümlerinin uygulanması sonrasında sanığın hukuki durumu tekrar değerlendirmelidir.[60]

Bu aşamada da müştekinin şikâyetten vazgeçmesi mümkündür.

14. ŞAHSİ HAKLARIN SAKLI TUTULMASI

Kamu davasının düşmesi, suçtan zarar gören kişinin şikâyetten vazgeçmiş olmasından ileri gelmiş ve vazgeçtiği sırada şahsi haklarından da vazgeçtiğini ayrıca açıklamış ise, şikâyette bulunan kişi bu durumda artık hukuk mahkemesinde de dava açamayacaktır. (TCK md. 73/7)

Ceza mahkemesindeki vazgeçme, hukuk mahkemesinde açılacak tazminat davası etkileyebilir.

Şikâyetten vazgeçmenin hukuk mahkemesinde açılacak tazminat davasını etkileyebilmesi için 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 73. maddesinin 7. fıkrasındaki iki koşulun birlikte gerçekleşmesi gerekir. Bu koşullar şunlardır:

1) Vazgeçme ile ceza dosyasının düşmesi gerekir.

2) Kişisel hakkın saklı tutulmamış olması gerekir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 73. maddesinin 7. fıkrasına göre davacının şikâyetçi olmadığını bildirdiği ifadesinde tazminat istemediğine ilişkin bir beyanı yoksa hukuk mahkemesinden tazminat istemesi mümkündür.

Bu şartların bulunması halinde davacının tazminat isteme hakkının bulunduğu kabul edilerek mahkemenin işin esasını incelemesi ve varılacak sonuca göre karar vermesi gerekecektir.[61]

Yerel mahkemece bu yönler üzerinde durulmadan yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması hukuka aykırı olacaktır.[62]

(Bu köşe yazısı, sayın Dr. Suat ÇALIŞKAN  tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.

———————————

[1] Kavram tanımı ve şikayet kurumunun amaçları için bkz.; Nurullah Kunter, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 1981, s.63

[2] Y.3.CD, E: 2014/30469, K: 2015/8906, T: 10.03.2015: “….Mağdur Hüseyin’in 13.06.2013 havale tarihli dilekçesi ile sanık Alaattin hakkındaki şikayetinden vazgeçmiş olması 5237 sayılı TCK’nin 73/4. maddesi uyarınca hüküm kesinleşinceye kadar şikayetten vazgeçilebileceğinden, 5237 sayılı TCK’nin 73/6. maddesi uyarınca sanığa şikayetten vazgeçmeyi kabul edip etmediği sorularak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,…”

[3] Y.18. CD, E: 2015/32074, K: 2016/15837, KT: 12.10.2016; Y.11.CD, KT: 23.02.2006, E.9823-K.1230. Y.18.CD, E: 2016/17969, K: 2019/712, T: 09.01.2019: “…Gerekçeli karar sanığa tebliğ edilmesine karşın, sanığın hükmü temyiz etmemesi nedeniyle mağdurun şikayetinden vazgeçmesini zımni olarak kabul etmesi, 1412 sayılı CMUK’nın 309. maddesine göre, sanık yararına olan hukuk kurallarına aykırılığın, sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet Savcısına bir hak vermemesi karşısında, 5320 sayılı Kanunun 8/1 ve 1412 sayılı CMUK’nın 317. maddeleri uyarınca, O Yer Cumhuriyet Savcısının tebliğnameye aykırı olarak, TEMYİZ İSTEĞİNİN REDDİNE, 09/01/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi….”

[4] Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 19.06.2006/2536-3484 sayılı kararında da açıklandığı üzere; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 89. maddesi karşısında şikâyete bağlı hale gelen şüpheliye atılı suç nedeniyle mağdurun hastanede ifadesi alındığı sırada şuurunun yerinde olup olmadığı, tespit edilen bulgulara göre tıbben belirlendikten sonra şikâyetçi olmadığına dair beyanının geçerliliği tartışılarak sonucuna göre şüphelinin hukuki durumunun tayin ve takdiri gerektiği gözetilmelidir.

[5] “Nitekim Ceza Genel Kurulu 19.03.1984 gün ve 418-106 sayılı kararında, “Hazırlık soruşturması sırasında müştekinin şikayetini geri alması halinde, söz konusu durumun bir tutanakla belgelenmeli, gerek CMUK’da gerekse TCK’da şikayeti geri almanın her türlü delille kanıtlanabileceğine ilişkin hüküm bulunmadığı, bu itibarla mahkeme huzurunda olmayan ve geçerli bir belge ilede ispat edilmeyen şikayetin geri alınması durumuna dayanak davanın düşmesinin mümkün olmayacağı”, 04.05.1992 gün ve 112-134 sayılı kararında; “Yargılama Yasasında şikâyetten vazgeçme belirli bir şekle tabi olmamakla birlikte, şikâyetçinin bu iradesini hiçbir duraksamaya yol açmayacak biçimde açıklaması gerekmektedir. Bu açıklama mahkeme önünde beyanda bulunmak suretiyle sözlü olarak yapılabileceği gibi dilekçe ile veya tutanak düzenlenmek üzere mahkeme kâtibine beyanda bulunmak suretiyle de yapılabilir. Bunun gibi mahkeme dışında da şikâyetten vazgeçme olanaklıdır. Bu halde de şikâyetçinin vazgeçme iradesini açıklıkla belli etmesi aranmalıdır. Ancak, şikâyetçinin vazgeçme iradesini açıklamaksızın, açıklamalı davetiye üzerine de olsa duruşmaya gelmemesi onun şikâyetten zımnen vazgeçtiği biçiminde kabul edilemez”; 11.02.1994 gün ve 473-96 sayılı kararında; “Feragatin mutlaka hakim huzurunda yapılmasına dair bir yasa hükmü yoksa da, geçerli olması için yetkili merciler tarafından düzenlenen bir tutanakla tespit edilmesi veya merciine verilmiş dilekçe de yer alması gerekir” sonuçlarına ulaşılmıştır.” YCGK, E: 2013/12-71, K: 2014/206, İtirazname:2010/253552, KT: 22.04.2014.

[6] YCGK’nun 04.05.1992 tarihli ve 112-134 sayılı kararı.

[7] Y.10.CD,E: 2007/11629, K: 2007/11036, Teb:10/07/22200, KT: 02.10.2007.

[8] Y.5.CD, 05.10.2000 tarihli ve 1457/4768 sayılı kararı.

[9] Y15.CD, E: 2018/6214, K: 2018/9876, Teb: 15 – 2018/57044, KT: 20.12.2018: Y.12.CD, E: 2015/1511, K: 2015/4796, Teb: KYB-2015/15394, KT: 23.03.2015.

[10] Abdullah Pulat Gözübüyük, Türk Ceza Kanunu Şerhi, İstanbul 5. Baskı.Cilt 1, s.1081.

[11] Y.3.CD, E: 2013/2419, K: 2013/39721, T: 12.11.2013.

[12] Y.9.CD, 04.10.2006 tarihli ve 2497-5033 sayılı kararı.

[13] Bkz.; Dr. Sami Onursal, Mahkeme Kararları Kroniği, İÜHFM, 1964, s. 414.

Hukuki Haber sitesinden Alınmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz