1) GİRİŞ

Şüphesiz ki adil yargılanma hakkının tüm unsurlarıyla beraber sağlanması, hukukun üstünlüğü’nün kabul edildiği ve vurgulandığı modern hukuk sistemlerinde, hukuki güvenlik ve belirlilik ilkesinin teminatı olması ve adaletin tesis edilmesi bakımından son derece önem arz etmektedir. Hukuk düzenince, Kendisine tabi olan gerçek yahut tüzel kişilere birtakım haklar ve özgürlükler tanınırken bu hakların ve özgürlüklerin kişilerce etkin bir şekilde kullanımının da mümkün olması gerekmektedir.  Adil yargılanma hakkı ise bahsettiğimiz etkin kullanımı gerçekleştirme vasıtalarından biri olması nedeniyle önemli bir fonksiyonu yerine getirmektedir.

Adil yargılanma hakkı kavramını ortaya çıkaran sebepleri ve bu hakkın gerekliliğini kavramak bakımından tarihi süreç içerisinde oluşa gelişime değinmekte fayda vardır. Zira tarihsel gelişimi ortaya koymak suretiyle ilk bakışta son derece soyut bir kavram olarak telakki edilebilecek adil yargılanma hakkının hukuk uygulamasına olan doğrudan etkisi daha da belirgin hale gelecektir.

Adil yargılanma hakkı ilk olarak 1215 yılında İngiltere Kralı Yurtsuz John tarafından imzalanan ve birçok önemli sonuçları olan Magna Carta Libertatum ile belgelenmiştir. Magna Carta’nın 40’ncı maddesinde ; “Hakkın ya da adaletin geciktirilemeyeceği kimsenin bu imkandan mahrum bırakılamayacağı.” ifade edilmek suretiyle adaletin hızlı ve herkes için eşit olarak tecelli edeceği yine metnin 39. maddesinde ise yasaya uygun olarak verilen herhangi bir karar olmaksızın hiçbir özgür kişi tutuklanamayacağı, hapse atılamayacağı, mal ve mülkünün elinden alınamayacağı belirtilmiştir. Madde metnindeki, “Yasaya uygun karar olmaksızın mal ve mülkün alınamayacağı.” kuralı günümüz liberal hukuk sistemi anlayışının mihenk taşı olarak nitelendirebileceğimiz mülkiyet hakkını adil yargılanma hakkı kapsamında korumaya dahil edilmiştir.

Yine 1776 yılında Amerika’da ilan edilen Virginia Haklar Bildirisi’nde büyük ölçüde ceza yargılaması bakımından adil yargılanmaya ilişkin maddelerin bulunmasının yanı sıra yargılamanın hızlı ve önceden belirlenmiş jüri heyeti tarafından yapılması gerektiği ifade edilmiş ayrıca adil yargılama açısından önemli olan tabii hakim güvencesine de dikkat çekilmiştir.

10 Aralık 1948 tarihinde ise Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca imzalanan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 10. Maddesinde “Herkesin, hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesinde ve kendisine herhangi bir suç isnadında bağımsız ve yansız bir mahkeme tarafından tam bir eşitlikle, hakça ve kamuya açık olarak yargılanmaya hakkı vardır.” şeklinde ifade edilmek suretiyle adil yargılanma hakkı uluslararası hukuk alanında kendine yer bulmuştur. 2 yıl sonra ise 4 Kasım 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Maddesinde ise ilk defa adil yargılanma hakkı, yargılamanın makul sürede ve ucuz olması, önceden yasayla belirlenmiş bağımsız ve tarafsız bir yargı makamınca yapılması gibi unsurların da belirtilmesi suretiyle İnsan hakları sözleşmesi kapsamında teminat altına alınmıştır.

Günümüzde ise adil yargılanma hakkı gerek uluslararası sözleşme metinlerince gerek iç hukuktaki düzenlemelerle çağdaş hukuk sistemlerinde yargılama anlayışının olmazsa olmaz bir parçası haline gelmiştir.

2) ADİL YARGILANMA HAKKI VE KANUNİ ALTYAPISI

Adil yargılanma hakkı büyük ölçüde yargılama sürecinin işleyiş biçimiyle ilgilidir. Her ne kadar hukukun nihai amacı, adaletin tesisi olsa da hukuk düzeni ve onun uygulamacıları hakikati ararken ve hakkı teslim ederken salt sonuca ulaşma amacında olmamalıdır. Adaletin sağlanması için geçirilen hukuki süreçte, kişilere rahat ve aktif bir şekilde iddialarını ve savunmalarını dile getirme imkanı tanınmalı, yargılama makamları bağımsız ve tarafsız olarak objektif bir şekilde hukuki ihtilafı değerlendirmelidir. Mahkemelerce verilen kararların da hatalı olabileceği kabul edilerek üst makamlarca denetleme mekanizmasının oluşturulmuş olması, yargısal faaliyette bulunan kurumlara ulaşmanın kolay ve ucuz olması, ayrıca yargısal faaliyetlerin hızlı bir şekilde netice alması, mahkemenin verdiği hükmün de etkin, yani işletilebiliyor (yürütülebiliyor) olması gerekmektedir. Aksi halde Adil Yargılanma Hakkı’nın içeriğini oluşturan bu unsurlara riayet edilmeksizin verilmiş kararın adalete uygun ve sağlıklı olması oldukça güçtür.

Türk hukuku çerçevesinde başta Anayasa’mız ve Hukuk Muhakameleri Kanunu’muzda ve diğer birçok özel kanunda doğrudan yahut dolaylı olarak Adil Yargılanma Hakkı’nı sağlamaya yönelik birçok hüküm bulunmaktadır. T.C Anayasası’nın 36. Maddesinde “Hak Arama Hürriyeti.” başlığı altında herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunmada bulunabileceği ve adil yargılanma hakkına sahip olduğu ifade edilmiş olup bunun yanı sıra 37. Maddede ise tabii hakim ilkesi Anayasa’da hüküm altına alınmıştır. 37. Maddede : Hiç kimsenin kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamayacağı ve bunu ortadan kaldıran olağanüstü mercilerin kurulamayacağı belirtilmiştir.

Bunun yanında mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olması yargılamanın kısa sürede tamamlanması gerektiği hususları yine anayasanın çeşitli maddelerinde düzenlenmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6. Maddesi kapsamında Adil Yargılanma Hakkı’nın norm alanı medeni haklar ve ceza davaları ile sınırlandırılmışken Anayasa 36. Maddesinde böyle bir sınırlamanın olmadığını ve uygulama alanının daha geniş tutulduğunu ifade etmek gerekir. Zira AİHS kapsamında kamu hukukunun bazı konularında 6. Maddeyi yürütme imkanı bulunmamaktadır.[1]

Öte yandan Adil Yargılanma hakkı ile ilgili olarak Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 27. Maddesinde hukuki dinlenilme hakkı, 28. Maddesinde aleniyet ilkesi 30. Maddesinde yargılamanın makul sürede ve mümkün olduğunca masrafsız yürütülmesi gerektiği, düzenlenmiştir.  Hukuk muhakemeleri kanunumuzda yukarıda ifade ettiğimiz hükümler dışında adil yargılanma hakkına ilişkin birçok düzenleme bulunmaktadır. İç hukukta adil yargılanmanın sağlanmasına ilişkin hükümler bununla da sınırlı kalmamakta birçok özel kanunda usule ilişkin bu önemli ilkenin sağlanabilmesi adına düzenlemeler bulunmaktadır. Buna örnek olarak maddi hukuka dair kanunlarda mahkeme yönünden yargılamanın belirli sürede tamamlanmasını öngören düzenleyici hükümleri gösterebiliriz.

3) ADİL YARGILANMA HAKKININ UNSURLARI

A) Kanuni, Bağımsız ve Tarafsız Bir Mahkemece Yargılanma

Adil yargılanma hakkının gereği olarak öncelikle yargılamayı yapacak mercinin Kanunla önceden belirlenmiş, bağımsız ve tarafsız olması gerekmektedir. Mahkemelerin kanuni olması, öğretide tabii hakim ilkesi olarak da ifade edildiği üzere, mahkemelerin kuruluşunun, yetkilerinin, takip edeceği usul ve yöntemlerin uyuşmazlık ortaya çıkmadan önce belirlenmiş olması gerekmektedir.[2] Yasayla kurulmuş olma aynı zamanda mahkemenin kendisini düzenleyen kurallara uymasını da içerir. Yargıçların görev süresinin de belirli olması gerekmektedir. Konuyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Oleksandr Volkov / Ukrayna kararında yeni atanma zamanına kadar hakimlerin görevinin zımnen devam ettirilmiş olması ihlal olarak kabul edilmiştir. [3]

Bununla birlikte yargılamayı yapacak mahkemenin de bağımsız olması gerekmektedir. Hükmü verecek hakimin herhangi bir siyasi, toplumsal, ideolojik etkinin altında olmaması, kanunun tanıdığı sınırlar çerçevesinde özgürce karar verebilmesi gerekmektedir. Bağımsızlığın sağlanması açısından hakimlik ve savcılık mesleklerinin teminata sahip olması yönünde düzenlemeler son derece önemlidir. Bu bağlamda hakim ve savcıların azledilemeyeceği Anayasa’da gösterilen yaştan önce emekliliye ayrılamayacağı bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamazlar. Anayasa’mızda tanımlanmış bu gibi teminatların yanı sıra mesleğe kabul usulü de bağımsızlığın sağlanması açısından oldukça önemlidir.

Tarafsızlık hususunda ise AİHM’in de yaptığı tanımlamalardan hareketle ayıracak olursak hakimin tarafsızlığının iki farklı yönü olduğunu ifade edebiliriz. Hakimin öznel ve nesnel olarak tarafsız olması gerekmektedir. Nesnel tarafsızlık, dışarıdan gözlemleyen bir kişide, hakimin yargılamayı tarafsız bir şekilde yapacağına ilişkin kanaati ifade ederken öznel tarafsızlık, bizzat yargılamayı yapan hakimin iç dünyasına ilişkindir. Öznel tarafsızlığın tespitinin son derece zor olması nedeniyle bazı durumlarda, her ne kadar hakim öznel olarak tarafsız olduğunu ortaya koyar davranışta bulunmadıysa da, objektif olarak hakimin tarafsız olduğunu düşündürten emarelerin hakimin öznel tarafsızlığını ortadan kaldırdığı belirtilmektedir. Micallef / Malta kararında AİHM meseleyi yukarıda açıklamalarımıza uygun olarak değerlendirmiştir.

B) Makul Sürede Yargılanma

Adil yargılanma hakkının tesisi bakımından önemli olan bir diğer unsur yargılamanın makul süre içerisinde tamamlanmasıdır. Oldukça uzun bir zaman dilimi içerisinde verilecek olan karar ne kadar isabetli olursa olsun, adalet duygusunu tatmin etmekten uzak olacaktır. Ayrıca uzun süreli yargılamalar kamu nezdinde yargı mekanizmasının işlevsiz olduğu yönünde kanaat uyandıracak ve insanların hukuki meselelerin çözümünde yargı mercilerine başvurmaktan kaçınmasına ve maalesef ki hukuk dışı yolları da içerir biçimde alternatif yollara yönelmelerine neden olacaktır.

Makul sürede yargılanma yukarıda açıkladığımız önemine binaen AİHS 6. Madde’sinde, iç hukukumuzda ise Anayasa’nın 141. Maddesi ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 30. Maddesindeki hükümlerle güvence altına alınmıştır. Makul süre sınırlarını belirleyen sabit ölçüler olmaması nedeniyle makul yargılama her somut olayda davanın niteliğine göre belirlenmelidir. Özellikle uygulamada mahkemenin taraflara süre vermesinde yargılamanın gereksiz yere uzamamasına dikkat etmesi gerekirken diğer yandan tarafların iddia ve savunmalarını rahatça sunabileceği uzunlukta olması gerekmektedir.

Konuya ilişkin Anayasa Mahkemesi 8/9/2014 tarihli 2014/2238 başvuru numaralı kararı, özel hukuka dair (işçi alacağı) yapılan yargılamada makul sürenin belirlenmesi açısından yol gösterici olacaktır. Kararda ifade edildiği üzere : ” Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde göz önünde bulundurulması gereken kriterlerdir.” ifadesi ile sürenin belirlenmesine yönelik kıstaslar ortaya konulmuştur. Aynı kararda yargılama süresinin başlangıcı olarak davanın ikame edildiği tarihin esas alınması gerektiği, sürenin bitiş tarihi açısından ise icra aşamasını da kapsar nitelikte olduğu ancak somut olay açısından başvuru sebebiyle bireysel başvurunun karara bağlandığı tarihinin esas alındığı belirtilmiştir.[4]

 C) Aleni Yargılanma

 Aleni veya Açık Yargılanma ilkesi, yargı sürecinin davanın tarafı olmayan üçüncü kişilerce takip edilebilmesine ve hükmün bu kişilerce öğrenilebilmesine imkan vermektedir. Şüphesiz ki bu prensip yargılama sürecini bütünüyle üçüncü kişilere açık hale getirmemektedir. Hüküm tesis edilirken yargıçlar arasında yapılan müzakereler gizli olarak yapılsa da karar aleni olarak açıklanmalıdır. [5]

Açıklık prensibinin asıl gayesi ise yargılama işinin üçüncü kişilerce takibini mümkün kılmakla yargılama organlarının denetlenmesini sağlamaktır. Ayrıca bu vesileyle açık bir şekilde verilen kararın itibarı da güçlendirilmektedir. Kapalı kapılar ardında, gizli kapaklı yapılacak bir yargılama sürecine ve sonuca, kamuoyu tarafından tereddütle yaklaşılacaktır.

Aleniyet ilkesinin sınırlanmasına değinecek olursak, öncelikle sınırlamayı meydana getiren hakların çatışmasını ortaya koymamız gerekmektedir. Aleniyet ilkesinin yukarıda açıkladığımız önemli işlevine karşın, diğer tarafta kişilerin şahsi meselelerine ilişkin davaların herkesçe takibinin mümkün kılınmasından doğan, kişilik haklarının ihlal edilen değerleri bulunmaktadır.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’muza baktığımızda 28/2 maddesinde, genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hallerde, tarafların talebi üzerine yahut re’sen duruşmanın gizli olarak yapılmasına karar verilebileceği ifade edilmiştir. Burada her ne kadar genel ahlak ile kamu güvenliği sebep gösterilmiş olsa da 2006 HMK Tasarısı’nda kişilerin özel hayatının gizliliğinin önemi vurgulanmıştır. [6]

Yine yargılamanın aleniliği duruşmaların basın tarafından izlenip, kamuya aktarılabilmesine de imkan verir. Basın bu haktan yararlanırken HMK’nın 153. Maddesindeki, duruşma esnasında fotoğraf çekilemeyeceği, hiçbir şekilde ses ve görüntü kaydı alınamayacağı düzenlemesine riayet etmek zorundadır.

Yeri gelmişken bu konuda belirtmeliyiz ki kapalı yapılması gereken yahut kapalı yapılmasına karar verilen yargılama işlemlerinde, duruşma içeriğine ait açıklama veya görüntüleri ve edinmiş olduğu diğer bilgileri aktaran kişiler hakkında Türk Ceza Kanunu 285. Maddesinde düzenlenmiş “Gizliliğin İhlali” suçu kapsamında ceza yaptırım gündeme gelebilecektir. Hakim gizli yargılama esnasında tarafları bu hususta uyarmalı ve ihtarı tutanağa geçirmelidir. [7]

D) Hukuki Dinlenilme Hakkı

Adil yargılanma ilkesinin belki de en önemli unsuru, olmazsa olmazı olan hukuki dinlenilme hakkı yukarıdaki açıklamalarımızdan da anlaşılacağı üzere gerek uluslararası anlaşma metinlerinde gerekse iç hukuka dair Anayasa ve kanun hükümlerindeki düzenlemelerle güvence altına alınmıştır. Hukuki dinlenilme hakkının, tüm unsurlarıyla beraber değerlendirildiğinde adil yargılanma hakkının özünü oluşturduğunu ifade edebiliriz.

Hukuki dinlenilme hakkı, tarafların yapılan yargılama hakkında bilgi sahibi olma, adil yargılanma hakkına uygun olarak etkin bir şekilde açıklama yapabilme, ispat vasıtalarından yararlanabilme haklarını içerir. Bu sayede adil yargılanma ilkesinin önemli amaçlarından biri olan tarafların yargılamaya aktif olarak dahil olması sağlanır. Özel hukuka hakim olan taraflarca getirilme ilkesinin yer aldığı Türk hukuk sisteminde, hüküm tesis etmede dikkate alınacak, delillerin taraflarca rahatça temininine ve yargı makamına sunulmasına imkan verilmesi oldukça önemlidir. Hukuki Dinlenilme Hakkı bununla da sınırlı kalmayıp  taraflarca yapılan bütün açıklamaların mahkemece değerlendirilmesini, ileri sürülen iddiaların ve delillerin hangi sebeplerle kabul veya reddedildiği yahut hükümde kullanılıp kullanılmadığı hususlarının da gerekçeli olarak taraflara bildirilmesini zorunlu kılar.

aa) Bilgilenme Hakkı

Kişinin hakkında yürütülen yargılamaya ilişkin bilgi edinme hakkı vardır. Mahkemece yapılan tüm işlemler dosya kapsamına giren bütün evraklar tarafların bilgisine sunulmalıdır. Bu hakkın uygulamada görünüşü ise büyük ölçüde dava sürecinde yapılan tebligatlara dairdir.  Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatları doğrultusunda tebligatın hiç veya usulüne uygun olarak yapılmaması açıkça hukuki dinlenilme hakkının ihlali olarak kabul edilmiştir.[8]

bb) Açıklama ve İspat Hakkı

Taraflar, yargılamaya ilişkin vakıaları ve hukuki gerekçeleri özgürce açıklama hakkına sahip olmalıdır. Hukuki dinlenilme hakkının sağlanması açısından, taraflar yazılı ve sözlü olarak kendisini rahatça ifade edebilmeli, derdini anlatabilmelidir. Mahkemeye yapılan açıklamaların ve getirilen vakıaların ayrıca hukuka uygun ispat vasıtalarıyla desteklenmesinin mümkün kılınması gerekmektedir.

Açıklama ve ispat hakkı özel hukukta yazılı yargılama usulünün hakim olması sebebiyle uygulamada esas olarak dilekçelerin teatisi aşamasında karşılığını bulmaktadır. Elbette açıklama ve ispat hakkı da mutlak olmayıp iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağıyla sınırlandırılmıştır. Dava dilekçesi, cevap dilekçesi, replik ve düplik dilekçelerinin sunulması halinde (Basit yargılama usulünde dava ve cevap dilekçeleri olmak üzere) savunma ve iddianın genişletilmesi yasağı başlar ve istisnai haller dışında taraflar yeni vakıa ve delillere dayanamazlar.

Bu bağlamda özellikle Yargıtay’ın taraflarca sunulan tanık listesinin sınırlandırılmasının, tanıkların bir kısmının dinlenilmesinin yeterli olduğuna yönelik ilk derece mahkemesinin kararını, tarafların açıklama ve ispat hakkına müdahale olarak değerlendirmesinin dikkate şayan bir içtihat olduğunu belirtmek isteriz. [9]

Yine Ön inceleme duruşmasını takiben tahkikat aşamasına geçilmesi halinde, ön inceleme duruşmasına usulüne uygun olarak davet edilmiş ancak gelmemiş olan davalının ayrıca tahkikat aşamasına da davet edilmesi gerektiği ifade edilmiş ve bu sebeple davalının tahkikat duruşmasında bulunmasına olanak sağlanmaksızın davanın esası hakkında kurulmuş olan hüküm Yargıtay tarafından hukuka aykırı bulunmuştur. [10]

cc) Dikkate Alınma ve Değerlendirilme Hakkı

Son olarak da yukarıda izah ettiğimiz açıklama ve ispat hakkının bir getirisi olarak tarafların mahkemenin takdirine sunduğu hususların, mahkemece bütünüyle değerlendirilip açıklayıcı bir şekilde gerekçelendirilmesi, hukuka aykırı yahut uygun delillerin açıklanması, hükümde kullanılan delillerin belirtilmesi ve kabul edilmeyen delillerin hangi sebeple kullanılmadığının da tarafların bilgisine sunulması ve delillerle vakıalar arasında bağlantı kurulması tüm bu değerlendirmeler neticesinde karar verilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bu hak bir nevi mahkemece taraflara yapılan bir geri dönüşü ifade eder.

Yine yargıtay konuyla ilgili hukuki dinlenilme hakkından bahisle verdiği kararında gerekçeli kararı açıklarken : “Mahkemeler, kararlarını somut ve açık bir şekilde gerekçelendirmek zorundadırlar. Eksik, şeklî ve görünüşte gerekçe yazılması adil yargılanma hakkının (hukukî dinlenilme hakkının), ihlâlidir. ” belirlemesinde bulunmuş ve bilirkişi raporuna atıfla verilen kararın dikkate alınma ve değerlendirme ilkesini ihlal ettiğine işaret etmiştir.

5) Hukuki Güvenlik ve Öngörülebilirlik

Burada Adil Yargılanma Hakkı kapsamında önemine binaen Hukuki Güvenlik İlkesi’ne ayrı bir parantez açmak gerekmektedir. Yasal düzenlemelerin kesin, net, anlaşılır ve öngörülebilir olması ve kanunlara uygun yahut aykırı davranışların gerçekleştirilmesi halinde hangi sonuçlarla karşılaşılabileceğinin az çok tahmin edilebilir vaziyette olması hukuki güvenlik ilkesinin gerçekleştirilmesi açısından önemlidir.

Her ne kadar Hukuk Bilimi toplum hayatı ile olan yakın ilişkisi gereği sürekli olarak değişim geçirmekte ve çoğu zaman benzer ihtilaflara ilişkin farklı bakış açılarının farklı sonuçlar meydana getirmesine imkan vermekte ise de gerek kanun koyucuların gerekse yargı merciilerinin yorum, yaklaşım ve görüşlerinde tutarlılığın ve istikrarın sağlanması da bir o kadar önem arz etmektedir.

Buna bağlı olarak örneğin manası oldukça açık olan bir hükmün oldukça farklı yorumlanması ile mahkemenin aksi bir sonuca ulaşması bu ilkenin ve dolayısıyla adil yargılanma hakkının ihlali manasına gelecektir. Nitekim Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 27. Maddesi gerekçesinde de ortaya çıkacak kararın hukukun genel ilkelerine, mevzuata ve yerleşik içtihatlara tamamen aykırı ve sürpriz sayılacak nitelikte olmaması gerektiğini ifade etmiş ve “Sürpriz Karar Yasağı” olarak bu kavram hukuk literatürümüzde yer almıştır. Anayasa Mahkemesi, 12/12/2019 tarihli kararında konuyu değerlendirmiştir :

“Yargısal kararlardaki değişiklikler, hukukun dinamizmini ve mahkemelerin yaklaşımlarını yaşanan gelişmelere uyarlama kabiliyetlerini yansıtması yönüyle olumludur. Ancak uygulamadaki birlikteliği sağlaması beklenen yüksek mahkemeler içinde yer alan dairelerin benzer davalarda tatmin edici bir gerekçe göstermeksizin farklı sonuçlara ulaşması, bir kararın belirli bir daireye düştüğü takdirde onanacağı, başka bir daire tarafından ele alındığı takdirde bozulacağı gibi ihtimale dayalı ve birbirine zıt sonuçları ortaya çıkarır. Bu ise hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine ters düşecektir. Ayrıca böyle bir algının toplumda yerleşmesi hâlinde bireylerin yargı sistemine ve mahkeme kararlarına duymaları beklenen güven zarar görebilir.”[11]

Sürpriz Karar Yasağı Hukuki Güvenlik İlkesi’nin bir parçası olan öngörülebilirlikle ilgilidir. Öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik açısından bir diğer dikkat edilmesi gereken husus da yargı tarafından verilen kararların tutarlılık içerisinde olması meselesidir. AİHM de kararlar arasındaki uyumun gerekliliğine değinmiş aksi taktirde kamuoyu nezdinde yargı makamlarına duyulan saygının saygı ve güvenin zedeleneceğini ifade etmiştir :

“Konuya ilişkin olarak başvurulabilecek son merci olan mahkemede görülen benzer davalarda verilen çelişkili kararlar, bu ilkeye aykırılık teşkil edebilir ve dolayısıyla kamuoyunun yargıya duyduğu güveni sarsabilir; bu güven, bir devletin hukukun üstünlüğüne dayanan bir Devletin temel unsurlarından biridir.” [12]

————————————————————————————————————————————–

1 – Adil Yargılanma Hakkı Rehberi – “Anayasa Mahkemesi.” Erişim 11.10.2019. https://www.anayasa.gov.tr › media › adil_yargilanma

2 – Arslan Ramazan, Yılmaz Ejder & Taşpınar Sema, Medeni Usul Hukuku, Yetkin Basımevi, Eylül 2017, 3.Bası, s.144

3  – Adil Yargılanma Hakkı  (Medeni hukuk yönü.) – “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi.” Erişim 11.10.2019 https://www.echr.coe.int › Documents › Guide_Art_6_TUR  s.34

4 – 2014/2238 – Bireysel Başvuru Kararları – “Anayasa Mahkemesi.” Erişim 11.10.2019 kararlaryeni.anayasa.gov.tr › 850b6d66-8557-4fd2-a922-106c2a9c6575

5 – Pekcanıtez Hakan, Atalay Oğuz & Özekes Muhammet, Medeni Usul Hukuku,Vedat Kitapçılık, Eylül 2017, 5. Bası, s.190

6 – Nesibe KURT KONCA Medeni Usul Hukuku’nda Aleniyet İlkesinin Sınırlandırılması. “Dergi Park.” Erişim 11.10.2019 https://dergipark.org.tr/tr/pub/sduhfd/issue/22956/245684

7 – Gençcan Ömer, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yorumu, Yetkin Yayınları, 2013, 1. Bası, s. 264

8 – Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2017 / 1970 E. 2017 / 5466 K. Sayı 04.05.2017 Tarih

9 – Gençcan Ömer, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yorumu, Yetkin Yayınları, 2013, 1. Bası, s. 258 (Yargıtay 2. HD. 25.03.2013, 2012/22094 E. 2013/8105 K. )

10 – Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2014 / 29711 E. 2016 / 4407 K. Sayı 01.03.2016 Tarih

11 – Anayasa Mahkemesinin 12/12/2019 tarihli ve 2018/14445 sayılı kararı

12 – Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye [BD], no. 13279/05, §§ 55-57, 20 Ekim 2011 ve Petreska/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, no. 16912/08, § 28, 21 Temmuz 2016

Hukuki Haber sitesinden Alınmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz